mecz-up


mecz

 

Bahsedecek baharlarım vardı. Kentimin bir yeşil tepesinde. Elimde etim-kemiğim bavul, kente geldim.  Eti kemiği kente emanet edeyazdım. Şaşakaldım. Şaka sandım. Sert rüzgârlar esmiş, yerle bir olmuş şehir. Bir mezar yeri karşıladı beni.  HAZAN. Ya bahar? Belki de hepsi vehimdi. Yaşanamamıştı, “ben, sanmıştım” bir bahar vardı belki, başkasıydı. Ben; seni, o sanmıştım. Son bahardı belki. Hazandı, aldandım.

Göçmen kuşların şarkılarından hatırlıyorum seni. Hani şu emanetini reddeden, göğüs kafesini bir yuva belleyen. Kalbinden, tanıyorum seni. Nabzıyla kalbimin kuşlarını uçuran. Güvercinler uçurduğum üzerinden. Her kanat çırpışından bir aruz düşürdüğüm.  Beyaz bir güvercinin kulağına son şiirlerini fısıldardım. Sonra bir şarkıydı gökyüzümde her şiirin. Kentimin komşusuydu sende kurulu kent. Tüm göç yolları açıktı. En büyük hicrete ramak kalmıştı. Benden sana gidişti en büyük hicretim. “Çünkü sen, etinle, kemiğinle, tırnağınla, şiirinle, boğazı alıp gülüşünle, bakıp da Konstantin’i sevdirişinle yanımda duruyordun öyle.”

Omuzlarım çökük, sokaklarım harabolmuş bir halde evimi buldum. Bir denize bakıyordu eskiden. Denizini kaybetmiş. Gözleri ışıl ışıl ağlamaklı. Yüzü yerde bir ev. Hani penceresinden yağmurları seyrettiğim. Hani, gelişiyle gidişin şarkısına başlayan adamların geçtiği göç yollarına nazır. Mevsimler geçip gidiyor penceremden, bahar yok. Yağmur, yok. Gök gürültüsünün kuru gürültüsü geçiyor uzaklardan. Gece yarıları kentim aydınlanıyor ara sıra. Gel gör ki yağmur yok. Denizleri çekilmiş. Gel-git aklım git’te kalmış. Aklıma hiçbir şey gelmemiş.

Penceremden içeri sıcak rüzgarlar esiyor. Ruhumda ayaz. Göz pınarlarım kuru. Vakit hep gece. Güne bakacak yüzüm yok zira. Şehir mahcup, ben mütevekkil. Günler, asır kadar ağır geçiyor. Bilmem kaç ışık yılı sonra dolunay çıkıp görünüyor. Med-cezir. Aklım başıma geliyor. Deniz ayaklarıma değiyor. Anlıyorum. Az sonra yağmur yağacak. Kehanetin gerçekleşecek. Hani, “bir yağmurun bir gece beni boğacağı”ndan bahseden.

Takvimlere bakıyorum beklemenin kaydını düşeceğim defterlere. Ha geldi geleceksin, belki de gelmeyeceksin. Yağmur önce görünecek, sonra sen. “Ah” hayal kuruyorum. Bir çöl ortasında serap görüyorum. Mecz ediyorum adının harfleriyle yağmuru. Mecaz oluyor hayat. Meczup diyorlar bana. “Mektup, mektup” sayıklıyorum. Anlamayacaklar.

Çöl kurusu sokaklara vuruyorum kendimi. Omuzlarım yerde. Ruhumu eritiyor ince bir sızı. Gökyüzünden utanıyorum. Rüzgarlar gömleğimi önden yırtıyor. Duymuyorum bile. Martılar gelmiş. Eski zamanların şarkılarını söylüyorlar. Baharı, yağmuru, mevsimi, unutuyorum.  Bir çaylak omzuma konuyor. Anlamıyorum. Derken…Olan oluyor sonra.

Ayaklarımın ucunda bir takvim yaprağı. Hangi güne ait. Ardında ne yazıyor. Alıp cebime koyuyorum. Geçmişten bir şarkı mırıldanarak çıkıyorum şehirden. Senin kentine yaklaştıkça yakalıyorum melodiyi.

“Canımı, dişime takarak çekiyorum acı.

Sen hangi bahardan bahsediyorsun?”

 

Gerisin geri dönüyorum kentime. Güvercinler mutlu mesut. Kalbimin ritmi sağanak yağmurlar gibi. Aklımdan eski şarkılar geçiyor. Meddim cezir oluyor. Gel-git aklım “belki de gelmiştir” şarkısı söylemekten çıldıracak. “Ah” diyorum, “meczupluğa meyyalim”. Sokakların birinden bir gitar sesi çalınıyor kulağıma. Senin parmakların hep nota. Yürüyüşünün ritminden bile şiirler devşiriyor eski zaman şairleri. Konuşman pür melodi. Susuşun ne hazin bir senfoni.

Deniz yeniden dalgalanmaya başlamış. Martılar çığlık çığlığa.  Evrenin merkezi, evime giriyorum. Penceremden bakışımla anlıyorum. Beyaz bulutlardan. İskelede siluetin. Martıları dinliyorsun. Denize fısıldıyorsun son gizlerini. Kim bilir hangi bahardan bahsediyorsun

 

1 views

Bir yorum ekleyin