SUSSAYDIM KEŞKE


sussaydım

Yürüyorum…Tek katlı belki kırk yıllık gecekondular sağ tarafımda kırk günü henüz dolmamış yüksek katlı rezidanslar solumda. Yolun ilerisinde yeni bir rezidans daha yapmak için çalışan iş makinalarını göreyim diye barikatların birinde bulduğum küçük delikten bakıyorum. Dehşet. Koca iş makinaları aşağıda oyuncak gibi görünüyorlar. Korkuyorum, boyut değiştiren deliğin bendeki etkisi bu. Dehşet.  Bu sevimsiz mimari harikası akıllı binalar yapılsın diye önce şehrin ortasına bütün değerlerin sığacağı kadar büyük bir kuyu açılıyor. Bu koca boşluğa eski mahalle kültürlerini, tele takılan uçurtmaları, mahalle maçlarını, plastik topları, bilyeleri, futbolcu kartlarını, seksek oynayan çocuk kahkahalarını… Gömüyoruz. Ne kadar derine inerse o kadar iyi. Silinsin hepsi. Bu güzel dünyada yeri yok öyle abes oyunların. Angry birds var. Transformers var. Acıyı hissetmeyelim diye kelimeleri bile yabancı dilde kullanıyoruz. Büyümesin daha fazla içimizde oluşacak boşluk.

Benim içimde labirentler var. Belki zihnimdeki kırk yıllık bir gecekondu mahallesini yıkıp tam orta yerine ben de akıllı bir rezidans kurabileyim diye büyük bir boşluk oluşturayım istedim. Her şeyi o büyük derin kuyuya gömecektim. Olmadı. Kendi koridorlarında zihnimin kayboldum. Ulaşamadım o eski hatıralar mahallesine. Tele takılan bir uçurtmam var mı bilmiyorum. Kanadı mı dizlerim düştüğüm bir anda sokaklarında çocukluğumun. Hepsinin cevabı kozmik labirent yolculuğu demek. Girsen kayboluyorsun. Son denememde günlerce susmak zorunda kaldım. Hatırlamanın bedeli ağır. Unutmak gibisi yok. Yüzümde saf bir gülüş. Dilimde mutlu şarkılar. Hayat güzel.

Uslanamıyorum bir türlü. Yürürken zihnim oyun oynuyor güpegündüz. Zihnimin koridorlarında saklı yalnızlıktan bunalmış bir deli adam ikide bir yakama yapışıyor ve beni oraya çekiyor. Hayır! O kuyuya kendimi itmeyeceğim. Yürüyüp  gideceğim bu sağım solum sobe semtten. Derken…

Heyecanlı bağırışlar, neşeli çocuk sesleri… “Bu sefer konabilecek” diyor, çocuk, abisine. Bir güvercin görüyorum sonra. Durup dakikalarca izliyorum bu muhteşem gösteriyi. Çatısı olmayan bir binanın üstünde iki ufaklık bir güvercin hakkında konuşuyorlar.  “İki saattir konamadı” diyor abisi. Takla atan güvercinin çatıya her yaklaştığında yavaş yavaş yükselişini taklalarını izlemek büyük bir haz veriyor insana. Saatlerce izleyebilirim. Güvercin konmak istese de -genlerinden dolayı- takla atmaktan konmayı aklına getiremiyor. Heyecanlı. Uçmaktan zevk alıyor. “Yine akşama kadar uçacak, hava kararınca artık göremediği için atacak kendini bir yere” diyor içlerinden biri. Acıyorum az önce büyük bir hazla izlediğim güvercin için. Gökyüzüne doğru her uçuşunda tekrar yere inmenin her seferinde sorun olması. İçime dalınca tekrar dünyaya dönmek gibi olmalı.

Bir güvercin içimin karanlık duvarlarına çarpıyor kanatlarını. Kırılıyor. Göz gözü görmüyor. Kalp atışları kime ait? Ben miyim bu nefesi kesilecek gibi telaşlı. Başkası mı? Bilmiyorum. Bir güvercin, bütün kelimelerin anlamını birbirine katıyor zihnimin koridorlarında. Bir mum titriyor, tedirgin. Her kanat çırpışında ha söndü sönecek son aydınlık da gömülecek karanlığa. Çatlayacak kalbi güvercinin. Yığılıp kalacak duramazsa. Konamıyor. Duvarlar içinde yıkılınca bir labirent kentte kalbi çatlatmak istiyorsun. Ölemiyor insan böyle içsel depremlerde. Dışarının gürültüsünün orta yerine bırakıyorsun bedeni. Ruh uzaklarda. Fikir zindanda. Gülebildiğin her an için yalancı diye yüzüne tükürseler boğulurdun belki de. Olsun. Hayat güzel yine de. Gülümse.

İçimde bir güvercin. Kanatlarını kanatıyor her gece duvarlara çarpa çarpa. Biraz daha kapatıyor kenti duvarları yıka yıka. İçimde bir ses…

Ötesini söylemeyeceğim. Sussaydım keşke.

1 views

Bir yorum ekleyin