uyuyan adam


 

uyuyan adam

 

Koşma peşinden dünyanın. Evinden çıkman gerekmez. Dinle sadece, ya da dinleme bekle. Hatta bekleme bile, kesinlikle sessiz ve yalnız ol.

Dünya…

Maskesini çıkarıp, kendini sana sunacaktır…

Sessiz ve yalnız ol…

Daha başlamadan kapılıyorum girdabına. Hayır, kendimi bırakıveriyorum. Burası, bu satırlar, bu kitap, tam olmak istediğim yer. Başka hiçbir yerde olmamalıyım. Uçuyor gibi, anlaşmak, anlaşılmak, bir hikâyenin senin söylemek istediklerini çok önceden söylemiş olması. Senin evreninde, kendine ördüğün ve sık sık dönmek istediğin o korunaklı yer: kozan; yankısını başka bir evrende daha bulmuş.

“Uyuyan adam” oblomovluğum dönemlerinin birinde Nisa’nın önerdiği, sonra içinde takılıp kaldığım kitaptan bahsediyorum. İkinci sefer, Zakkum ve Cem Adrian’ın birlikte söylediği “Biraz Uyu” parçasını dinleyerek üzerinden geçtim kitabın. Çünkü beni kozama çağıran, dizlerimi karnıma çekip sadece uyuyarak ya da unutarak geçirdiğim günlere götüren bir şarkıydı o da. Uyuyan adam kitabının şarkısı “biraz uyu” idi. Kara kitabınki “gitti gideli…” gerisini unuttum.

Daha ilk bakışta aynı cennete bir yol daha mı dedim kendi kendime.

Yalnız, kalbine kaynar sular akıyor, aynada yorgun adam, yanağından aşağıya tuzlu sular, tutunamayanlardan biri. Dünya, ufaldıkça ufalıyor gözünde. İnsanlar, uzak.

Başaramıyorsun… “Kurşuna dizilmiş yalnızlığının yanına uzanıp biraz uyuyorsun”

Farkında değilsin, nefes alır gibi düzenli of çekiyorsun.

Adımların seni hep aynı yerlere götürüyor. Şehrin her sokağını her anını biliyorsun. İsimler tek tek unutuluyor. Unutuyorsun. Uyuyorsun. Büyüyorsun. Açıklayamıyorsun.

Omuzlarında ağır yük. Bedeninin yarısı yerin altında. Yanına kimseyi istemiyorsun. Dünyanın yüzüne bile bakmıyorsun. Yalnızlık; “sadece sana görünen ve kimseyi inandıramadığın bir hayalet” anlatamıyorsun.

Odanda kalıyorsun günlerdir. Evrenin merkezinde. Dışarı, herkes uyuyunca çıkıyorsun. Sabaha karşı. Islak caddeler boyunca yürüyorsun, bir sabahçı kahvesinde sabahın ilk simidiyle bir çay içiyorsun. Her gün yaşanan bu ritüel öyle bir hal almış ki, simitçiye de kahveciye de bir şey demen gerekmiyor. Sessizlik, evrenin dengesi. Konuşsan kıyamet kopacak.

Gazete alırken bayiden “günaydın” diyor neşeli satıcı kız. Bu sıra dışılığı fark etmiyor o. “Günaydın” diyorsun. Günün ilk ve son cümlesi bu oluyor genellikle. İnsan cinsiyle tek diyalogun. Seni mutlu ediyor. Her gün aynı bayiden aynı gazeteyi alıyor ve okumuyorsun. Şehrin seslerini tanıyorsun. İnsanların kalabalığında kimseyi tanımadan, kimsenin tanımadığı biri olarak yürümeyi seviyorsun.

Kör ediyor aydınlık. Gündüzü odanda evrenin merkezinde geçiriyorsun. Aynı saçma oyunları tekrarlıyorsun kendi kendine. Sonucu ilk hamlede belli olduğu halde saatlerce sonunu getirmek için devam ediyorsun. Kuralları kendinin belirlediği, istediğin veya sıkıştığın anda kuralları değiştirme yetkisi ve yeteneğine sahip olduğun halde zafere kayıtsız kalıp, yenilgiyi tatmak. Her el başlarken yenilginin oyunun hangi anında kesinleşeceği bile yetiyor. Belki de onu bile düşünmüyorsun.

Ama mesele vakti öldürmek değil, oyun seni burada –odanda- tutuyor.

Dostların kapını çalmıyorlar, bıktılar. Onlarla karşılaşabileceğin sokaklarda dolaşmıyorsun. Geceleri ellerin cebinde aynı ıslak kaldırımlarda yürüyorsun. Bir ucube, fare, kedi gibi. Bir aylak, bir uyurgezer, bir istiridyesin.

Çocukluğunda okuduğun kitapların kapağını, içinde çocukken okuduğun renkli evrenleri bulma umuduyla açıyorsun. Başaramıyorsun.

Bir banka oturup simit yiyorsun başka bir gün. Saatlerce aynı ağacı inceleyebilme yeteneğine sahipsin. Hatta tüm yaşamını bir ağacın karşısında geçirebilirmişsin gibine geliyor, onu tüketmeden, anlamadan, çünkü anlayacağın bir şey yok; sadece ona bakarak. Bir ağaç hakkında eninde sonunda söyleyebileceğin tek şey bir ağaç olduğudur.

Ağacın sana önerecek bir ahlakı sana verecek bir mesajı yoktur. Ağaçtan, ağaçlıktan başka bir hakikat bekleyemezsin.

Oysa bir köpek karşısında tarafsız kalamazsın, bir insanın karşısında da öyle. Bir ağaçla hiçbir zaman diyaloga girmezsin. Bir köpekle karşı karşıya yaşayamazsın, çünkü köpek, her an senden onu beslemeni, okşamanı, ona uygun bir insan olmanı, efendisi olmanı ister.

Ama bir ağacın efendisi olamayacaksın. Kendin de bir ağaç olmayı istemekten başka bir şey yapamayacaksın.

Dışarıda bakmadığın yönde, dünya kendi çarklarını çeviren bir makine. Her insan kendine biçilen rolün hakkını vermek için didiniyor. Sen, hayır…”Yapboz oyununun eksik parçası olmayı yeğliyorsun…

Yalnızsın. Yalnız bir adam gibi yürümeyi aylak aylak dolaşmayı, sürtmeyi, bakmadan görmeyi, görmeden bakmayı öğreniyorsun. Saydamlığı hareketsizliği, var olmayışı öğreniyorsun. Bir gölge olmayı ve insanlara sanki hepsi birer taşmış gibi bakmayı öğreniyorsun…

Onlar bindikleri arabaları, giydikleri kıyafetlerin etiketlerini, okudukları kocaman harflerle yazılmış kitapları, balkonlu denize bakan evlerini gözüne sokuyorlar. Bu kendilerine yakıştırdıkları, yapıştırdıkları imaj oluyor. Kendilerini temsil etme yetkisini onlara bırakıyorlar. Kendileri adına konuşma hakkını devretmişler. Parlak kırmızı rujları, parlak kırmızı arabaları, parlak kapaklı kitapları, evleri… Bakamıyorsun. Kör ediyor gözlerini onlardan yansıyan.

Giyimin yiyip içtiklerin, okudukların senin adına konuşmayacaklar artık. Seni temsil etmenin o yiyip bitiren, çekilmez öldürücü görevini onlara bırakmayacaksın.

Görünmez duru saydamsın. Yoksun artık: saatlerin ardından, günlerin ardından, mevsimler geçerken, zaman akarken, neşelenmeden, hüzünlenmeden, geleceksiz ve geçmişsiz, öylece, düpedüz, apaçık yaşayaduruyorsun, tıpkı sahanlıktaki musluktan damlayan bir su damlası gibi, pembe plastik bir leğende suya bastırılmış altı adet çorap gibi, bir sinek ya da istiridye gibi, inek gibi, salyangoz gibi, bir çocuk ya da bir ihtiyar gibi, bir fare gibi.

Sürprizsiz yaşamın. Güvenliktesin. Uyuyor, yiyor, yürüyor, yaşamayı sürdürüyorsun, tıpkı gamsız bir araştırmacının labirentinde unuttuğu bir laboratuar faresi gibi; sabah akşam, hiç yanılmadan, hiç duraksamadan yemliğin yolunu tutan, önce sola, sonra sağa dönen, bulamaç halindeki günlük yem miktarını almak için kırmızı kenarlı bir pedala iki defa basan bir laboratuar faresi gibi.

Derin bir unutuşun, uyuyakalışın kollarındasın. Tavandaki gölgelerden hayali tiyatro yüzleri ve hikâyeler uyduruyorsun. Uyandığında kendi gerçekliğinden başka hiçbir şey tanımıyorsun. Sen ulaşılamazsın. Fark edilmez. Gri. Evet, tam anlamıyla sen grisin. Uzun sokağın girişinde seni gören hikâyeler var, unutuyorsun. Hatırlamazsın. Sen kayıp ruhlu gri bir kedisin…Sen uyuyan adamsın, unutan adam. Büyüyemeyen. Duran, durulamayan…

 

“çıkmaz sokaklar ülkesi
ve kimliğini kaybediyorsun

adını-soyadını değil yalnızca
ezbere bildiğin bir şeyleri
unutuyorsun bilmeden
ve anlamsızca caddenin
daha sonu gelmeden
giriveriyorsun

çıkmaz bir sokağa daha
ve bir rüzgar
ve soğuk
ama ötesi olmayan bir yol
en çok seni yoruyor”

 

 

1 views

Bir yorum ekleyin